![]() |
| Yazıları rahat okumak için resimlerin üstüne tıklayınız... |
Diğer Bloglarım:
[Karikatürlerini kullanmama izin verdiği için Erdil Yaşaroğlu'na teşekkür ederim...]
Ahilerin ve Hocaların Alamut Kökeni
Bazı bilim insanları Ahi Evren Hace Nasreddin Mahmut'un, hem Ahi örgütünü kuran kişi, hem de Nasreddin Hoca olduğunu söylüyorlar. Hoca, Hindistan'da bir kastın da adı. Liderlerine Ağa Han deniyor. Kast üyeleri kökenlerini Alamut İsmaili/Nizari Devleti'ne dayandırıyorlar. Nasreddin Hoca'nın kökeni de Halife Nasır Lidinillah aracılığıyla Alamut'a dayanıyor. Hintçede ahi, Türkçede de evren, yılan demek. Nasreddin Hoca örgüt lideri olunca Ahi Evren adını almış. Öte yandan ahi, Arapça'da da kardeşim demek.
Peki öyleyse, Hace Nasreddin Mahmut'un kullandığı, hangi kültürün ahi'si? Tümünün karması mı?
1- Ahilik Kavramı
a
Arapça'da Ahi kavramı
Neşet Çağatay, "Ahi" kelimesi Arapçadır ve "kardeşim" demektir, diyor. (s 43)
Ahiler, Fütüvvetnamelerinde kurucularının Hz. Peygamber, Hz. Ali, ya da ağırlıklı olarak Hz. Abbas (M. Bayram / s 37) olduğunu yazarlar.
Ahi kavramı, ayet ve hadislerde de geçer; birer örnek verelim.
Maide Suresi 25. Ayet'te Hz. Musa Tanrı'ya şöyle yakarıyor:
"Rabbi inni la emliku illa nefsi ve ahi fefruk beynena ve beynelkavmil fasikin."
Ayetin Türkçesi yaklaşık olarak şöyle:
"Ey Rabbim! Ben ancak kendim ve kardeşimle baş edebilirim. Bizimle fasık toplumun arasını ayır."
Taberi ve İbnü'l Esir'in kayıtlarına göre Hz. Peygamber Hz. Ali'yi göstererek müminlere şöyle demiştir:
"İnne haza ahi ve vasiyyi ve hilafeti fikum."
Hadisin Türkçesi de yaklaşık olarak şöyle:
"Gerçekten bu kişi, kardeşim, vasim ve halifemdir."
Yerli, yabancı uzmanlar Ahi ve Ahilik'in dinsel yapısını incelerken ağırlıklı olarak bu bilgileri kullanırlar.
b
Türkçe'de Ahi kavramı
Yine N. Çağatay'a kulak verelim:
"Bizim, ahi teriminin, türkçe "akı" sözcüğünden geldiği üzerindeki oranlamamız sadece anlam benzeyişinden değil, bu sözcüğün delalet ettiği mertlik, alplik, yiğitlik, eli açıklık, konukseverlik hasletlerinin ve ahiliğin ifade ettiği sanat ve ticaret kurumu ve kurallarının orta Asya Türkleri arasında çok yaygın bulunuşundandır." (s 44)
Çağatay, ahi sözcüğünün Türkçe akı sözcüğünden geldiği fikrinde yalnız değildir. M. Bayram, J. Deny, F. Taeschner, C. Cahen, F. Köprülü, C. H. Tarım da bu fikri savunmaktadır.
*
2- Yılan Kavramı
a
Kısaca Naga, Sekiz ve Yılan maddelerine de bakmakta yarar var:
"NAGA. [s]. Değer=8. Yılan" (s 112)
"SEKİZ. Sekiz sayısının günlük Sanskritçedeki adları *ashta, *ashtan. İlgili sayısal simgelerin listesi: Ahi. Anika. *Anushtubh (vb.) ..Bu sözcükler aşağıdaki simgelere karşılık gelir ya da onlarla ilişkilidir; 1. Yılan (Ahi. Naga. Sarpa.)" (s 154)
"YILAN (~simgesi). ..İmdi, Ananta aynı zamanda *Ahirbudhnya'dır (ya da Ahi Budhnya). Yani, Veda mitolojisine göre, karanlık sulardan doğmuş olan, okyanus derinliklerinin yılanı." (s 207)
b
Türkçe'de Yılan Kavramı
3- Hace ve Nasır Kavramı
a
İsmaili Genel Kavramı Olarak Hüccet / Hoca ve Nasır
Hüccet ve Nasır kavramı birer onursal sıfattır ve bu sıfatları ancak İsmaili Halifeleri verebilir. O dönemde Ehli Sünnet halifelerinin böyle bir geleneği yoktu. Mısır Fatimi / İsmaili halifeleri dünyayı cezirelere, yani adalara bölünmüş sayar ve her cezireye bir "Baş Dai" atarlardı. Bu Dailere Hüccet / Hoca denirdi. Hüccetler tam yetkiyle donatılmıştı, bu nedenle gittikleri cezirelerde halife gibi hareket ederlerdi ve kendilerine bağlı alt Hüccet / Hoca atama yetkisine sahiptiler. Hüccet'lerin bilimle uğraşanlarına ve telif kitap yazanlarına da Nasır ünvanı verilirdi ve onlar, Hoca Nasır, ya da yaygın bilinen şekliyle Hace Nasreddin olarak anılırdı.
b-
Alamut Özel Kavramı Olarak Hüccet / Hoca ve Nasır
Hasan Sabbah 1094'te başkent Kahire'deyken İsmaili-Fatimi halifesi el-Mustansır öldü. Herkes büyük oğul Nizar'ın halife olacağını beklerken, Vezir el-Efdal darbe yaptı ve küçük kardeş Mustali'yi Fatimi tahtına oturttu. Mustali, ağabeyi Nizar'ı desteklemiş olan Hasan Sabbah'ı tutuklattı ve bir gemiyle Kuzey Afrika'ya sürgüne gönderdi. Yolda batan gemiden sağ kurtulan Hasan Sabbah İrak-ı Acem'e geri döndü, Alamut kalesini ele geçirdi ve aynı yıl İsmaili-Nizari devletini kurdu. Başlangıçta halifelik yetkisi olmayan devlet, sonraları yetki elde etti ve cezirelere Dai / Hüccet / Hoca Nasır atamaya başladı.
c-
İran-Hindistan Kökenli Hüccet / Hoca Olgusu
Moğol Hülagü 1300'lü yıllarda Alamut devletine son verdikten sonra Nizari-İsmaililer, İran'ın Kehkek kentinde varlıklarını Hocalar hareketi olarak sürdürmeyi başardılar. Hareketin liderlerinden Hasan Ali Şah, 1817'de 46. Nizari-İsmaili imamı oldu. İç çekişmeler ve devletle sürtüşmeler nedeniyle Hindistan'ın Bombay kentine taşınan 1. Ağa Han Hasan Ali Şah, bazı Hint yerlilerini de mezhebine katıp nüfusunu genişletti ve İngiliz Sömürge Valisi'nin desteğiyle Hocalar kastını kurdu. Bazı Sünni unsurlar da Hocalar birliğine katıldı. Bugünkü Ağa Hanlar, onların torunlarıdır. (M. Kadyrov, s 28)
*
Sonuç Olarak
Yukarıdaki verilere bakarak biz, Hace Nasreddin'lerin, yaygın söylemiyle Nasreddin Hocaların kökeninin Alamut Nizari-İsmaili hareketine dayandığı sonucuna varıyoruz.
Ahiler ve Nasırcılar'ın fütüvvet örgütünün devamı olduklarını söylemelerinden Ahi sözcüğünün Arapça anlamını benimsedikleri anlaşılıyor. Uzmanlar, zaman içinde Anadolu'da Türkçe "akı" ile Arapça "ahi" kavramlarının harmanlandığı görüşünde. Biz bu harmana Hintçe olanı da eklenmelidir diyoruz.
İşin bir de Alamut cephesi var ve özetle şöyle:
Hülagü'nün Alamut Nizari-İsmaili devletine saldırdığı 1250'li yıllarda Anadolu'da Nasırcı Ahiler sahne alıyor. 1300'lü yıllarda Moğol hem Alamut, hem de Rum Selçuklu devletini yıkıyor. Alamut'tan sağ kurtulanlar İran'da Hocalar adı altında yeraltı örgütlenmesine geçiyorlar, devamında da Ağa Han'lar liderliği devralıyor. Rum Selçuklu devleti yıkılırken de Alamut ortaklığı kurmuş Halife Nasır Lidinillah'ın atadığı kişinin ardılı olan Nasreddin Hoca popüler oluyor. Veriler, iki Hoca hareketinin tek ve Alamut kaynaklı olduğu izlenimi veriyor.
Sonuç olarak söylersek, Nasreddin Hoca bütün bu olguların karmasından oluşmaktadır.
Peki öyleyse, Hace Nasreddin Mahmut'un kullandığı, hangi kültürün ahi'si? Tümünün karması mı?
1- Ahilik Kavramı
a
Arapça'da Ahi kavramı
Neşet Çağatay, "Ahi" kelimesi Arapçadır ve "kardeşim" demektir, diyor. (s 43)Ahiler, Fütüvvetnamelerinde kurucularının Hz. Peygamber, Hz. Ali, ya da ağırlıklı olarak Hz. Abbas (M. Bayram / s 37) olduğunu yazarlar.
Ahi kavramı, ayet ve hadislerde de geçer; birer örnek verelim.
Maide Suresi 25. Ayet'te Hz. Musa Tanrı'ya şöyle yakarıyor:
"Rabbi inni la emliku illa nefsi ve ahi fefruk beynena ve beynelkavmil fasikin."
Ayetin Türkçesi yaklaşık olarak şöyle:
"Ey Rabbim! Ben ancak kendim ve kardeşimle baş edebilirim. Bizimle fasık toplumun arasını ayır."
Taberi ve İbnü'l Esir'in kayıtlarına göre Hz. Peygamber Hz. Ali'yi göstererek müminlere şöyle demiştir:
"İnne haza ahi ve vasiyyi ve hilafeti fikum."
Hadisin Türkçesi de yaklaşık olarak şöyle:
"Gerçekten bu kişi, kardeşim, vasim ve halifemdir."
Yerli, yabancı uzmanlar Ahi ve Ahilik'in dinsel yapısını incelerken ağırlıklı olarak bu bilgileri kullanırlar.
b
Türkçe'de Ahi kavramı
Yine N. Çağatay'a kulak verelim:"Bizim, ahi teriminin, türkçe "akı" sözcüğünden geldiği üzerindeki oranlamamız sadece anlam benzeyişinden değil, bu sözcüğün delalet ettiği mertlik, alplik, yiğitlik, eli açıklık, konukseverlik hasletlerinin ve ahiliğin ifade ettiği sanat ve ticaret kurumu ve kurallarının orta Asya Türkleri arasında çok yaygın bulunuşundandır." (s 44)
Çağatay, ahi sözcüğünün Türkçe akı sözcüğünden geldiği fikrinde yalnız değildir. M. Bayram, J. Deny, F. Taeschner, C. Cahen, F. Köprülü, C. H. Tarım da bu fikri savunmaktadır.
*
2- Yılan Kavramı
a
Hintçe'de Yılan Kavramı
Tübitak, 1998'de Georges Ifrah'ın Hint Uygarlığının Sayısal Simgeler Sözlüğü adlı eserini bastı.
Eserin Ahi maddesinde şunlar yazılı:
"AHİ. [s]. Değer=8. Veda mitolojisinde, okyanus derinliklerinin karanlık sulardan doğmuş yılanını gösteren Ahirbudhnya'ya (ya da Ahi Budhnya'ya) olası bir gönderme söz konusu. Buradan Ahi=8, çünkü yılan simgesel olarak 8 sayısına karşılık geliyor. Bkz. Naga, Sekiz. Ayrıca bkz. Yılan (~simgesi)." (s 14)Tübitak, 1998'de Georges Ifrah'ın Hint Uygarlığının Sayısal Simgeler Sözlüğü adlı eserini bastı.
Eserin Ahi maddesinde şunlar yazılı:Kısaca Naga, Sekiz ve Yılan maddelerine de bakmakta yarar var:
"NAGA. [s]. Değer=8. Yılan" (s 112)
"SEKİZ. Sekiz sayısının günlük Sanskritçedeki adları *ashta, *ashtan. İlgili sayısal simgelerin listesi: Ahi. Anika. *Anushtubh (vb.) ..Bu sözcükler aşağıdaki simgelere karşılık gelir ya da onlarla ilişkilidir; 1. Yılan (Ahi. Naga. Sarpa.)" (s 154)
"YILAN (~simgesi). ..İmdi, Ananta aynı zamanda *Ahirbudhnya'dır (ya da Ahi Budhnya). Yani, Veda mitolojisine göre, karanlık sulardan doğmuş olan, okyanus derinliklerinin yılanı." (s 207)
b
Türkçe'de Yılan Kavramı
"Clauson lügatında 'Evren' kelimesinin 'evrilmek' fi'linin ism-i faili olan 'eviren'den 'Evren'e dönüştüğünü yazmaktadır. Yılan da evrildiği için Türkçe'de yılana da eviren (Evren) dendiği gibi, döndüğü ve evrildiği için kainata da Türkçe'de evren dendiğini ifade etmektedir." (M. Bayram, s 14)
*3- Hace ve Nasır Kavramı
a
İsmaili Genel Kavramı Olarak Hüccet / Hoca ve Nasır
b-
Alamut Özel Kavramı Olarak Hüccet / Hoca ve Nasır
Hasan Sabbah 1094'te başkent Kahire'deyken İsmaili-Fatimi halifesi el-Mustansır öldü. Herkes büyük oğul Nizar'ın halife olacağını beklerken, Vezir el-Efdal darbe yaptı ve küçük kardeş Mustali'yi Fatimi tahtına oturttu. Mustali, ağabeyi Nizar'ı desteklemiş olan Hasan Sabbah'ı tutuklattı ve bir gemiyle Kuzey Afrika'ya sürgüne gönderdi. Yolda batan gemiden sağ kurtulan Hasan Sabbah İrak-ı Acem'e geri döndü, Alamut kalesini ele geçirdi ve aynı yıl İsmaili-Nizari devletini kurdu. Başlangıçta halifelik yetkisi olmayan devlet, sonraları yetki elde etti ve cezirelere Dai / Hüccet / Hoca Nasır atamaya başladı.
c-
İran-Hindistan Kökenli Hüccet / Hoca Olgusu
Moğol Hülagü 1300'lü yıllarda Alamut devletine son verdikten sonra Nizari-İsmaililer, İran'ın Kehkek kentinde varlıklarını Hocalar hareketi olarak sürdürmeyi başardılar. Hareketin liderlerinden Hasan Ali Şah, 1817'de 46. Nizari-İsmaili imamı oldu. İç çekişmeler ve devletle sürtüşmeler nedeniyle Hindistan'ın Bombay kentine taşınan 1. Ağa Han Hasan Ali Şah, bazı Hint yerlilerini de mezhebine katıp nüfusunu genişletti ve İngiliz Sömürge Valisi'nin desteğiyle Hocalar kastını kurdu. Bazı Sünni unsurlar da Hocalar birliğine katıldı. Bugünkü Ağa Hanlar, onların torunlarıdır. (M. Kadyrov, s 28)*
Sonuç Olarak
Yukarıdaki verilere bakarak biz, Hace Nasreddin'lerin, yaygın söylemiyle Nasreddin Hocaların kökeninin Alamut Nizari-İsmaili hareketine dayandığı sonucuna varıyoruz.
Ahiler ve Nasırcılar'ın fütüvvet örgütünün devamı olduklarını söylemelerinden Ahi sözcüğünün Arapça anlamını benimsedikleri anlaşılıyor. Uzmanlar, zaman içinde Anadolu'da Türkçe "akı" ile Arapça "ahi" kavramlarının harmanlandığı görüşünde. Biz bu harmana Hintçe olanı da eklenmelidir diyoruz.
İşin bir de Alamut cephesi var ve özetle şöyle:
Hülagü'nün Alamut Nizari-İsmaili devletine saldırdığı 1250'li yıllarda Anadolu'da Nasırcı Ahiler sahne alıyor. 1300'lü yıllarda Moğol hem Alamut, hem de Rum Selçuklu devletini yıkıyor. Alamut'tan sağ kurtulanlar İran'da Hocalar adı altında yeraltı örgütlenmesine geçiyorlar, devamında da Ağa Han'lar liderliği devralıyor. Rum Selçuklu devleti yıkılırken de Alamut ortaklığı kurmuş Halife Nasır Lidinillah'ın atadığı kişinin ardılı olan Nasreddin Hoca popüler oluyor. Veriler, iki Hoca hareketinin tek ve Alamut kaynaklı olduğu izlenimi veriyor.
Sonuç olarak söylersek, Nasreddin Hoca bütün bu olguların karmasından oluşmaktadır.
Fütüvvet Nedir, Ahilik Nedir...

Selçuklu toplumuna ilgi duyanlar sık sık Fütüvvet ve Ahilik kavramıyla karşılaşırlar. Ulaştıkları bilgiler bu iki kavram arasında fark olmadığı yönündedir. Söylenen doğrudur ama gerçeği tam yansıtmaz. Biz, her iki örgütlenmenin az da olsa farklılıklar içerdiğini, Fütüvvetin, birçok kavim ve ülkeyi kapsadığını, Ahiliğin ise Anadolu sınırları içinde kaldığını düşünüyoruz. Başka deyişle, Fütüvvet evrensel örgütlenmedir, Ahilik ulusal...
*
Fütüvvet Nedir, Nasıl Doğmuştur?
İslam İmparatorluğu kuran Abbasiler de 750 yılında yıktıkları Emeviler gibi, Arap soyundan gelmeyen Müslümanları, örneğin Türkleri, Farsları, Kürtleri ikinci sınıf Müslüman anlamına gelen "mevali" olarak nitelemekteydiler. Mevali, camide arka sıralarda saf tutmak, yolda Arap'tan bir adım geriden yürümek zorundaydı. Mevali, Arap bir kadınla evlenemezdi. Mevali, Sopa taşıyabilirdi ama silah taşıyamazdı. Mevalinin ata binmesi yasaktı, ancak eşeğe, katıra binebilirdi. Mevali kadından doğan çocuk (hecin/2. sınıf evlat) mirastan yarı pay alırdı. (A. Demircan/Arap-Mevali İlişkisi) Bu unsurların liderleri -örneğin Ebu Müslim- Abbasiler'den tam eşitlik sözü aldıklarından Emeviler'in yıkılışında aktif görev yapmışlardı. Abbasiler sözlerini tutmadı. Hayal kırıklığına uğrayan mevali ve dışlanmış diğer alt tabakaya mensup kitleler -silah kullanmaksızın- kümelendiler ve egemenlere karşı tavır almaya başladılar. Yaptıkları bir tür kabadayılıktı. Soyluları korkutuyor, sindiriyorlardı. Araplar onlara, mertlik, yiğitlik, delikanlılık, cömertlik, eli açıklık, yoldaşlık anlamına gelen feta (çoğulu Fityan / Fütüvvet) demekteydiler.
Corci Zeydan onlar hakkında şu bilgileri veriyor:"Abbasiler devrinde pek çok fındık atıcılar (fetalar/kç) türemişti. Bunlar şehirlerin haricine çıkarak kuş ve emsali şeylere fındık atmakla vakit geçirirler, (479) ve bu meziyeti kabadayılık nevinden addederlerdi. ..Hususi bir şekilde şalvarla mümtaz bir hususi kıyafette bulunurlardı. Ona kabadayılık şalvarı namı veriliyordu." (İslam Medeniyeti Tarihi, c 5, s 315)
Önceki imparatorlar onlara sert davranırdı, fakat Abbasiler'in son dönemlerine doğru sarayla araları düzelir gibi oldu. Halifeler bazan bu fındıkatıcı feta'ları koruma olarak kullanmaya başlamıştı. 1200'lerin başında Halife Nasır Lidinillah, Moğol'un Bağdat'ı yıkacağından endişeliydi. Bu nedenle eli silah tutan her unsurla ittifak yolunu seçmişti. Corci Zeydan bu yöndeki gelişmeler için de şunları söylüyor:
"..Abbasi Halifesi Nasır Lidinillah ..fındıkendazlığa pek büyük bir şan ve şeref verdi. Kendisi bizzat kabadayılık (fütüvvet/kç) şalvarını giymekte idi."
Kısacası Halife Nasır Lidinillah, kendini en son fütüvvet lideri ilan etti. Bir de fütüvvetname yayımlattı. Fındıkatıcılık örgütünü Moğol tehlikesine karşı kullanmaya karar verdi. "..hilafetini tanıyan müluk ve ümeraya bir mektup yazarak kabadayılık (fütüvvet/kç) şerbetini içmelerini, şalvarlarını giymelerini, fındıkendazlarını tavsiye etmiş, onlar da buna muvafakatta bulunmuşlardı." (Zeydan, s 315)
Bu ülkelerin başında Alamut ve Rum Selçuklu Devleti geliyordu.
*
Bağdat'tan Gönderilen Feta / Fütüvvet Ekibi İçinde Hace Nasreddin de var
Selçuklu cephesinde olaylar şöyle gelişti:
"601 (1204) yılında Anadolu Selçuklu sultanı I. Gıyase'd-Din Keyhüsrev ikinci defa tahta geçince, cülusunu Abbasi Halifesi en-Nasır li-Dinillah'a bildirmek için hocası Malatyalı Şeyh Mecdü'd-Din İshak'ı (Sadru'd-Din Konevi'nin babası) Bağdat'a göndermişti. Mecdü'd-Din İshak diplomat olarak o yıl içinde hacca da gitmiş, dönüşte Bağdat üzerinden Anadolu'ya gelirken beraberinde Muhyi'd-Din ibnü'l-Arabi, Ebu Ca'fer Muhammed Berzai, Evhadü'd-Din Kirmani gibi birçok meşayih ve bilginleri Anadolu'ya celbetmiştir. Ahi Evren Şeyh Nasırü'd-Din Mahmud'un da bu kafileyle Anadolu'ya geldiği anlaşılmaktadır." (M. Bayram, Ahi Evren, s18)
Nasır Lidinillah, Alaaddin Keykubat'ı da ünlü bilgin Sühreverdi aracılığıyla kabadayılık şalvarı giydirerek, fütüvvet kuşağı bağlatarak, sarık taktırarak törenlerle fındıkatıcı feta yapmıştır. (İbni Bibi, s 92-93) Böylece direnişin Anadolu'daki bölümü Keykubat destekli fetalara (fütüvvet'e) emanet edilmiş oldu. Onlar da Anadolu'daki icraatlarını uzun yıllar sultan ve saray destekli sürdürdüler.
Ne var ki hem Lidinillah'ın, hem Keykubat'ın, hem de Alamut lideri III. Hasan'ın oğlu, direniş örgütünün Moğol'u üstlerine çektiğine inanıyorlardı. Yaklaşık 3-4 yıllık süre içinde oğullar babalarını öldürttüler, tasfiye ettiler ve direniş örgütünü teslimiyet örgütüne çevirdiler. Böylece Anadolu'nun son fütüvvet lideri olan Hace Nasreddin Mahmut, teslimiyet öneren ortak devlet anlayışı karşısında yasadışı konuma düşmüş oldu, dışlandı. Bu nedenle muhalifleri ona ve yoldaşlarına, halife Nasır'a izafen "Nasırcılar" "Nasreddiniler" demiş olmalılar. Onun yerine Şems-i Tebrizi eliyle eğitilen Mevlana getirildi.
Böylece Mevlana ile Hace Nasreddin çatışması başlamış oldu.
*
Ahilik Nedir, Nasıl Doğmuştur, Hace Nasreddin'le İlişkisi Nedir?
Direniş örgütü çökmüştü, fakat birinci Hace Nasreddin, hâlâ lideri Nasır Lidinillah'ın politikasının doğruluğuna inanıyordu. Yeni bir durum değerlendirmesi yaptı ve birkaç ülkeyi kapsayan eski örgütlenmenin artık zeminsiz ve desteksiz kaldığını saptadı. Fütüvvet örgütlenmesinin şimdi daraltılması, bölgeselleştirilmesi, hatta Türkmenleştirilmesi gerekiyordu. O da bu yolu izledi. Lideri Nasır Lidinillah'ın koyduğu genel işleyiş ve ahlak kurallarını içeren fütüvvetnameleri olduğu gibi korumak kaydıyla örgütü ulusallaştırdı ve adını da Ahi koydu. Anadolu'daki fütüvvet hareketi bu anlamda bitti, Ahilik fiilen başlamış oldu. Bu oluşumun ilk lideri de Hace Nasreddin Mahmut el-Hoyi, yaygın adıyla Nasreddin Hoca'dır.
*
Seçilmiş kaynakça:
İbnü'l Esir, Ebu'l Ferec, Claude Cahen, Aksarayi, Eflaki, Anonim Selçuki Tarihi, İbn'i Batuta, Neşet Çağatay, Sabahattin Güllülü, Mikail Bayram, Corci Zeydan, Cevat Hakkı Tarım.
Şems-i Tebrizi'yi Kim, Neden Öldürttü?
Gerçeği baştan söyleyelim, Şems-i Tebrizi'yi Nasreddin Hoca öldürttü.
Araştırmacılar ve bilim insanları, karşılıklı öldürme olayında, belki fıkraların getirdiği sempati nedeniyle, kendilerine Mevlana ve Şems'ten daha yakın buldukları Nasreddin Hoca'nınkini gündeme getiriyorlar. Şems'in öldürülmüş olma olgusu ise -önemsizmiş gibi- sürekli ikinci planda, hatta tarihin dolgu malzemesi olarak kalıyor. Gerçeği arayan insanların önünü bir perde gibi kesen bu yanlı yaklaşımı adil ve doğru bulmuyoruz.
*
Şems-i Tebrizi'nin Kısaltılmış Yaşam Öyküsü
Şems-i Tebrizi'nin bir Alamut prensi olduğunu en açık söyleyen, Tezkire-i Devletşah'tır.
Alamut'un 6. lideri olan babası Celaleddin Hasan III, 'kıyamet' yanlısı İsmaili babasını yaklaşık 1210'da öldürtüp 'şeriat'a geçtiğini ilan etti ve sünni Bağdat Halifesi Nasır Lidinillah'la ittifak kurdu. Moğol'a karşı kurulan bu ittifakın dini lideri Lidinillah, askeri lideri ise Hasan III oldu. Sünni eğitim alması için oğlu genç Şems'i Tebriz'e gönderen Hasan III, 1220/21'de zehirlenerek öldürüldü, Şems'in üvey küçük kardeşi Alaaddin Muhammed III, 7. lider oldu ve Şems için Alamut güvenli bir yer olmaktan çıktı. O da Kalenderi kılığında Şam'a gitti. Şems taht kavgasına girmedi, 'kıyamet' uygulamasnına geri döneceğini duyurmuş olan üvey kardeş Muhammed III de onun Alamut'a dönmesine izin verdi. Devlet Moğol'un ağır tehditi altındaydı, döndü ve riskli görevler üstlendi. En risklisi Göyük Han'a giden elçilik heyeti başkanlığıydı. Ölümden zor kurtulan Şems, topraklarında Moğollar'ı yakından tanıma fırsatı bulmuş ve yenilmez olduklarına ikna olmuştu. Bu nedenle üvey kardeşinin "Kılıç çekip kızdırmayalım, Moğol'u uysallıkla topraklarımızdan uzak tutalım" politikasına destek verdi. Saptanan bu yeni politikayı Anadolu direnişçilerine anlatma görevini üstlendi.
*
Teslimiyet Temsilcisi Şems, Direniş Temsilcisi Nasreddin ile Karşı Karşıya
Anadolu'da ciddi bir direnişle karşılaştı.Üvey kardeş Muhammed III'ün Hüccet'i olan Şems-i Tebrizi, Nasır yanlısı ve Moğol'a direnmekte ısrar eden Hace Nasreddin Ahi Evren'i ikna edemeyeceğini anlayınca Anadolu için yeni bir dini lider yaratma yollarını aradı. Şair olmak için kıvranır haldeki Mevlana ile karşılaşınca aradığını bulduğunu anladı. Eğitim hızlı ve sıkıydı. Babasının "zahiri" ilimle dolu kitaplarını okuması yasaklanan Mevlana, kısa sürede Muhammed III'ün istediği kıvamda bir "batıni" kişiliğe kavuştu. Alamut'un Anadolu'daki teslimiyet lideri, bundan böyle Şems destekli Mevlana olacaktı. Hace Nasreddin Ahi Evren, artık Alamut'un yeni devlet anlayışı karşısında yasadışı kalmıştı. O da kolları sıvadı, Anadolu'nun orta yerinde lidersiz, dışlanmış ve bir başına kalmış Türkmenler'i başına topladı, bölgesel Fütüvvet örgütlenmesini yenileyerek daralttı, ulusallaştırdı, Türkmenler'e özgü kıldı ve Ahilik örgütlenmesini kurdu.
Bundan sonra savaş, teslimiyetçi Mevleviler ile direnişçi Ahiler arasında olacaktı.
*
Moğol, Mevlana-Şems ile Hace Nasreddin Arasındaki Gerilimi Arttırıyor
Teslimiyet politikasına karşın Baycu komutasındaki Moğol ordusu 1243'te Anadolu'ya girdi, Sivas'a doğru ilerlemeye başladı. Hayal kırıklığına uğramış Selçuklu ordusu onları Kösedağ'da karşıladı, yenildi, Sultan Gıyaseddin II Antalya'ya, Hıristiyan dayılarının yanına kaçtı. Sivas, Erzurum ve Kayseri gibi kentleri ele geçiren işgalciler, Konya'yı dize getirmeyi başardı. Başsız kalan devlete Karatay naip oldu ve yönetimi üç oğula birden verdi. Bu, direnişçilerin geçici toparlanması ve devlete egemen olması anlamı taşıyordu. Hace Nasreddin Denizli'den getirildi ve yönetimde görev verildi. Mevlana itibarını yitirmiş, Hace Nasreddin Ahi Evren ön plana çıkmıştı. Bunun üzerine Mevlana, yazmakta olduğu Mesnevi'de fıkralar aracılığıyla saldırıya geçti. Adapte ettiği Arap tiplemesi Cuha'ya ait alaycı şakalar, direnişçiler üstünde yıpratıcı oldu. Gerilim iyice arttı.
*
Hace Nasreddin, Şems-i Tebrizi'yi Konya'da Öldürtüyor
1245'te genç eşi Kimya Hatun'u, boynunu kırarak öldürüp Şam'a kaçmış olan Şems, olay unutulmuştur umuduyla 1247'de Konya'ya geri döndü. Hace Nasreddin, o sıralar devlet yönetiminde bir tür İçişleri Bakanı konumundaydı. İçinde Mevlana oğlu Alaaddin'in de bulunduğu küçük bir infaz timi kuruldu. Tim, Mevlana'nın evinden aldığı Şems'i öldürüp bir kuyuya attı. Bu, teslimiyetçiler ve Mevlana açısından bir yıkımdı.
*
Mevlana da Hace Nasreddin Ahi Evren'i Kırşehir'de Öldürtüyor
Olay, Mevleviler ve Ahiler arasında çatışma nedeni haline gelince, Karatay ekibi, Moğol destekli Mevleviler'in hışmından korumak için Hace Nasreddin'i Kırşehir'e gönderdi. Bu, bir tür sürgündü. 1260'da Moğol, kardeşlerden Rükneddin Kılıçarslan'ı tek başına hükümdar yaptı. Hace Nasreddin Ahi Evren Kırşehir'de ayaklanmak istedi. Olaya müdahale etmesi için Moğol, Mevlana müridi Cacaoğlu Nureddin'i vali atadı. Yeni vali, 1261'de isyanı bastırdı, Ahilerin tamamına yakınını kılıçtan geçirdi ve ev hapsindeki elebaşı Nasreddin Hoca'yı da öldürttü.
*
Mesele böylece kapanmış oldu.
Nasreddin Hoca Neden Öldürüldü?
Pek çok insan inanamıyor ama şu bir gerçek, Nasreddin Hoca, Mevlana müridi ve Moğol valisi Cacaoğlu Nurettin tarafından öldürüldü. Gözümüzün önünde dururken ilginçtir algılayamamışız, olan biteni bize Mikail Bayram anlattı. Tanık olacaksınız, hakarete varan karşı duruşlar birkaç yılda güneş altındaki kar gibi eriyecek ve gerçeklik herkes tarafından kabul edilecek.
Şimdilik bizi ilgilendiren soru şu: Hoca hangi gerekçeyle öldürüldü?.
*
İlk Nasreddin Hoca, Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi
*
Mevlana'nın ve Mevlevilerin, Mesnevi, Divan-ı Kebir ve Ariflerin Menkıbeleri gibi eserlerde Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi'yi düşman belledikleri ve Arap Cuha tiplemesinin seçme fıkralarını onun kişiliğinde Anadolu'ya taşıdıkları görülmektedir. Mikail Bayram, bu gerekçeyle Hoca'nın, Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi olduğu sonucuna varıyor. Bu yaklaşıma göre ilk Nasreddin Hoca, Ahi Evren oluyor. Çünkü onun adının geniş şekli "Ahi Evren Ebu'l-Hakayık Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi"dir. Çıkarımı biz de akla yatkın buluyoruz.
*
Genç Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi'nin, Bağdat halifesi Nasır Lidinillah'ın, özel görevle Bağdat'tan gönderdiği grubun arasında Rum Selçuklu topraklarına geldiği biliniyor. Kayın pederi Evhadüddin-i Kirmani ölünce dini liderlik ona geçiyor. Muhaliflerinin onları, Halife Nasır Lidinillah'ın temsilcisi olmaları nedeniyle Nasırcılar, Nasreddiniler diye adlandırdıklarını düşünmekteyiz.
*
1200'lü yılların bölgedeki tarihi gelişmeleri
1100'lü yıllarda Cengiz Han, Moğolistan'da Moğol birliğini kurdu ve bazı bölge liderlerine barış antlaşması imzalamayı önerdi. Bunların başında Harizm lideri Muhammed geliyordu. Büyük Selçuklu'nun mirasına konmuş olan bu mağrur hükümdar, 100 kadar Moğol elçisini gerekçesiz öldürdü ve mal varlıklarına el koydu. Bu, Cengiz Han'ın İran, Anadolu, Suriye ve Irak üzerine yönelmesine neden oldu. O dönem Rum Selçuklu'nun sultanı olan Alaaddin Keykubat, Alamut'un efendisi Celaleddin Hasan III, Bağdat'ın halifesi de Nasır Lidinillah'tı. Lidinillah, kendine askeri korumacı olarak, köle neslin çocukları oldukları için dışladığı Harizm'i değil, Alamut'u seçti ve bu üç ülkeden oluşan bir "Moğol'a direniş ittifakı" kurdu. İttifakın Moğol'u üstlerine çektiğini düşünen oğulları, yaklaşık 4 yıllık süre içinde babalarını öldürterek direniş ittifakını teslimiyet ittifakına dönüştürdüler. Çünkü Moğol'a el kaldırmazlarsa, kendilerine dokunulmayacağına inanıyorlardı.
*
Hoca ve Mevlana'yı iki zıt devlet politikası çatışmaya sürükledi
Nasır Lidinillah'ın kurduğu direniş ittifakının Anadolu'daki yeni dini lideri Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi'yi idi. Oysa teslimiyetçi ittifak ülkelerinin oğul liderleri Anadolu'da işbirlikçi temsilcilere gereksinim duyuyorlardı. Bu gerekçeyle onlar Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi yerine Şems-i Tebrizi'nin hazırladığı Mevlana'ya yöneldiler. Buna Anadolu Türkmenleri karşı çıktılar ve eski direnişçi devlet politikasını geçerli saydılar. Moğol desteği de alan Mevlana, yeni ittifakın teslimiyetçi devlet politikasını hayata geçirmek için harekete geçti. Çatışma önce fıkralarla politik yıpratma düzeyindeydi. 1200'lerin ortalarında Moğol işgali tamamlandı, gerginlik arttı ve Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi, teslimiyet ittifakının Alamut temsilcisi olan Şems-i Tebrizi'yi öldürttü. Bu, hem Moğol'u, hem de Mevlana'yı çok kızdırdı. Bu nedenle Nasreddin Kırşehir'e sürgün edildi.*
Mevlana da müridi Vali Cacaoğlu Nurettin'e Hoca'yı öldürtüyor
İçi yanan Mevlana'nın acısını, ağır sürgün dindirememişti.90 yaşında olmasına karşın Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi, Kırşehir'de Moğol'a karşı ayaklanma girişiminde bulundu, yenildi ve ev hapsine alındı. Bunu fırsat bilen Mevlana, Kırşehir'e müridi Cacaoğlu Nurettin'in Moğol'ca vali olarak atanmasını sağladı. Yeni Valinin ilk işi ev hapsindeki Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi'yi 1 Nisan 1261 günü(*) öldürtmek oldu. Böylece hem Mevlana intikamını almış, hem de direniş ittifakının son lideri ortadan kaldırılmış oldu.
*
Kısacası, Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi, yani ilk Nasreddin Hoca -yan etkenler ne olursa olsun- tam bağımsızlıkçı ve özgürlükçü olduğu için öldürüldü; işin gerçeği budur.
--------------
(*) Mikail Bayram: "Kırşehir'de Ahi Evren ve arkadaşlarının katliama tabi tutuldukları ..1 Nisan 1261'dır." Ahi Evren-Mevlana Mücadelesi, Konya 2005, s42.
Nasreddin Hoca ve Ulus Devlet

1200'lerden 1900'lere dek tam 700 yıl Hace Nasreddin olarak anılan ünlü fıkra tiplememizin adı 1900'lerin başlarında Nasreddin Hoca olarak değiştirilmiştir. Selçuklu ve Osmanlı'da Hace Nasreddin şeref adlarıdır, arkasına gerçek ad eklenir. Hace Nasreddin Mahmut el-Hoyi gibi... Günümüzdeki örneklemesi, Prof. Dr. Mahmut el-Hoyi olabilir. Oysa Nasreddin Hoca dediğinizde, Nasreddin ad, Hoca soyadı gibi algılanıyor.
*
1900'lerin ilk yılları, Türkler için ulusal uyanış sürecinin başladığı yıllardır. Kısa süre sonra 1. Dünya Savaşı Çıkacak, Osmanlı yenik sayılacak, ulusal bilince sahip kadrolar önderliğinde Kurtuluş Savaşı başlayacak ve yaklaşık 10 yıllık bir süreç sonrasında yurttaşlık esasına oturmuş demokratik ve laik Cumhuriyet kurulacaktır. Cumhuriyet, tipik bir ulus devlet örgütlenmesidir; idari, hukuki ve kültürel kurumları da buna göre yeniden organize edilir.
Devlet doğrudan işe el atmasa da aydınlar fıkra tiplemelerini sözü edilen programa göre yeniden şekillendirirler. Buna göre Cuha, Şair Firuzdak, Şeyyad Hamza gibi Arap kültür emperyalizminin temsilcisi görülen tiplemelerin Anadolu'daki misyonerlik görevlerine son verilir. İncili Çavuş, Bekri Mustafa gibi kulluk esasını temsil eden tiplemeler de günlük yaşamımızdan sürülür ve tarihin tozlu sayfalarına gömülür. İki fıkra tiplemesine dokunulmaz: Biri Bektaşi, diğeri Nasreddin Hoca. Çünkü her iki tipleme de halk içinden doğmuş, halk adamı olarak kalmış, halkı temsil eden tiplemelerdir. Halk Cumhuriyeti'nin böyle kahramanlara gereksinimi vardır. Şans onların yüzüne güler.*
Devlet laik olsa da kurucu kadro ağırlıklı olarak Sünni inanlılardan oluştuğundan, Bektaşi tiplemesi üvey evlat muamelesi görür, eğitim kitaplarından uzak tutulur; ulus devlet onu görmezden gelir. Bir tek -Bağımsızlık Savaşı'na katkılarından olacak- Alevi-Bektaşı inanlı kitlenin arasında özgürce yaşamasına ses çıkarılmaz.
Hoca ise ulus devletin korumasına alınır.
Hace Nasreddin şer'i imaj yarattığından, adı Nasreddin Hoca olarak yeniden düzenlenir. Çünkü bu, ulus devlet yapılanmasındaki ad ve soyadı çağrışımına daha uygundur.
*
Söylenenleri nesnel örneklerle ete kemiğe büründürmeye çalışalım:
![]() |
| Agayan Efendi'nin, Köprülü'nün kitabına yaptığı Hoca çizimi. |
"Çok milli" bulunan bu fikir tutar ve Hoca, o dönemden itibaren artık Nasreddin Hoca olarak anılmaya başlar. Sanki Nasreddin ad, Hoca soyadmış gibi... Onu Orhan Veli izler. Hace Nasreddin unutulur.
Bu ulusal duruş, diğer tüm fıkra tiplemelerini geri plana iter. Daha Cumhuriyet'in ilk yıllarında onlara ait fıkraların hatırı sayılır bir kısmı Hoca'ya aktarılır. 1500'lerdeki ilk el yazmalarına göre fıkra yaşamına ortalama 35 şaka ile başlayan Hoca'nın repertuarı 1900'lerde birden 1000 şakanın üstüne fırlar. Öyle ki günümüzde araştırmacı Mustafa Duman seçme yaptığı halde kitabının adını "Nasreddin Hoca ve 1555 Fıkrası"olarak koymak zorunda kalır.
Böylece süreç tamamlanmış olur.
*
Not: Konu, bir kitap çalışmasının özeti olduğundan kısa tutulmuştur.
*
Bu yazı, TGC'nin yayın organı BİZİM GAZETE'de de yayımlanmıştır. TIKLAYINIZ
جحا Cuha - Hoca İlişkisi...
Cumhuriyet kuşağımız Cuha'yı bilmez.Oysa o, 1800'lü yıllara dek Osmanlı toplumunu eğlendiren Bekri Mustafa, Bektaşi, İncili Çavuş gibi en baş tiplemelerden biriydi ve Nasreddin Hoca, bu sıralamanın ancak sonlarında yer alırdı. Kurtuluş Savaşı öncesi, diğer kavimlerde olduğu gibi Türk kavminde de ulusal duyarlılık, mücadelenin lokomotifi oldu, kendimize ait değerler öne çıkarıldı. Özgüven açısından bu kaçınılmazdı. Dil, tarih ve kültür tezlerinin geliştirilmesi bu sürecin ürünüdür. Eylem -el yordamıyla- gülmece alanını da kapsadı. Böylece 1800'lerin son çeyreğinden itibaren bu toprağın çocuğu olmayan güldürü ögeleri popülerliğini yitirmeye başladı. 1900'lerin başında pek çok yabancı kökenli tipleme ancak üç beş fıkrasını koruyabildi. Nasreddin Hoca yerel ve özgürlükçü olması nedeniyle ön plana alındı,
Cuha ise 1200'lerden 1800'lere dek elde ettiği görkemli ününü tamamen yitirdi. Öyle ki günümüz insanının pek çoğu "Cuha" sözcüğünü ilk kez duyduğunu söyler durumdadır.
Peki öyleyse, Cuha kimdir ve bizim Nasreddin Hoca'yla ilgisi nedir?
![]() |
| Arap çizerlerin kaleminden bir Cuha tiplemesi. |
Cuha, bir Arap kavmi güldürü tiplemesidir. Bizim Hoca Nasreddin'den yaklaşık 200 yıl önce tarih sahnesine çıkmıştır ve Hoca'ya ait olduğunu sandığımız fıkraların dörtte üçü ona aittir. Cuha'nın doğduğu ve bugün de aynı derecede önemini ve popülerliğini koruduğu ülkelerin bazılarının adı şöyledir: Özelde, Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Filistin, kuzey Suriye, Irak, Kuzey İran, Güney Anadolu, genelde Arap ülkeleri. Dikkat edilirse Cuha'nın yaşam şansı bulduğu toprakların bir kuşak üzerinde olduğu hemen göze çarpar; bu bir rastlantı mıdır?
Tarihsel olguları karşılaştırmalı incelersek rastlantı olmadığı ortaya çıkar.
![]() |
| Arap çizerlerin fıkralarından yola çıkarak ürettiği sayısız Cuha bant karikatürlerine bir örnek. |
İsmaililer ile Cuha'nın ilişkisi şöyledir:
İsmaililer özellikle Karmatiler'den kopup Mısır'da Fatımi devletini kurduktan sonra misyonerlik çalışmalarına hız verdiler. Misyonerler, kurdukları el-Ezher Üniversitesi'nde, birkaç dil bilen üst düzey bilginler olarak yetiştiriliyor, İsmaili/Fatımi Halifesinin tam yetkisiyle donanımlı olarak hedef ülkelere derviş kılığında gönderiliyorlardı. Onlara HÜCCET denirdi.
*
Hüccet / Huca / Hoca nasıl Cuha oldu?
950'li yıllarda Batıni-Zahiri, başka deyişle Ehli Sünnet-İsmaili çatışması Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Filistin, Kuzey Suriye, Irak ve Kuzey İran'da şiddetlenmişti. Taraflar birbirini yok etmek için mücadele veriyordu. İsmaili Hüccetler / Hocalar, akademik eğitimli entellektüeller olduğundan, yüzeysel bilgilere sahip Ehli Sünnet din adamlarını 'cahil' olarak niteliyorlardı. İsmaililer kavgada güldürü silahını kullanmaya karar verdiler ve rakipleri olan 'cahil' takımını temsil eden bir fıkra kahramanı yarattılar; adı da 'cahil insan' anlamına gelen Cuha oldu. Cuha, 'Kedi buysa et nerede?', 'Kazan doğurdu' ve 'Eşeğe mi inanıyorsun bana mı?' 'Karşı kaldırımda baklava götürüyorlar, bana ne?' gibi güçlü tekniğe sahip fıkralarla sahne alınca kısa sürede Ehli Sünnet bölgeler dahil tüm İslam ülkelerinde ünlendi.
Bölgede ve Anadolu Selçuklusunda Cuha, 1250'li yıllara dek bu adla yaşadı.
Bu yıllarda Moğol; Alamut, Bağdat ve Konya'yı baskı altına almıştı. Tehdit ölümcüldü, bölgenin yeni liderleri "teslim olursak Moğol bize dokunmaz" fikrini benimsemişti.
Bu politikayı Anadolu insanına benimsetme görevi de Mevlana'ya düşmüştü.
*
Hoca tiplemesi ise ancak 1260'lı yıllardan sonra özgünleşebildi.
![]() |
| Türk çizerlerden bir Hoca tiplemesi. |
1300'lerin başında Türkmenler İsmaili Hüccetlerden yanaydılar, kendi kahramanlarının ters yüz edilerek aleyhlerine kullanılmasına razı gelmediler ve "Hoca" adını kullanarak karşı saldırıya geçtiler.
Anadolu Türkmen liderleri olan Hüccet'leri 1200'lerin başlarında Bağdat Halifesi Nasır Lidinillah atamıştı, bu nedenle onlar kendilerini "Nasır yanlısı", "Nasırcı" olarak kabul ediyorlardı. Görevlerinin yanına fıkra kahramanlığı da eklenince Anadolu Hüccetlerinin adı Hace Nasıreddin oldu.
*
Özgün bir tipleme olmadığından Hoca'nın fıkraları, başlarda Cuha fıkralarının aktarılmasından oluşuyordu. Moğol istilasına tepki olarak Anadolu topraklarında Türkmenler güçlendikçe özgün Hoca fıkraları da çıkmaya başladı. Bu fıkralar, Hoca'yı babacan, sözünü esirgemeyen, dürüst, sevecen kişilikle yansıttılar. Yine de üretilenler Cuha fıkralarının gölgesinde kalmaktan kurtulamadılar. Bu nedenle bize ait Hoca fıkrası sayısı, adapte edilen Cuha fıkrası sayısının dörtte biri seviyesinde kaldı.
Günümüzün Hoca fıkralarında görülen karakter uyuşmazlığı da bundan kaynaklanmaktadır.
*
Cuha ülkesine gönderildi, fıkraları Hoca dağarcığına aktarıldı.
1900'lerin başında artık Anadolu insanı uluslaşma sürecine girmişti ve bünyesindeki yabancı unsurları temizlemek niyetindeydi. Cuha da bu temizlikten nasibini aldı, topraklarımızdan sürülüp çıkarıldı. Mirası onca fıkra da Nasreddin Hoca hanesine yazıldı.
*
Örnek olması için, Nasreddin Hoca fıkrası sandığımız birkaç Cuha fıkrasının başlığını verelim:
• Et Buysa Kedi Nerde?
• Bana mı, Eşeğe mi İnanıyorsun?
• Şimdi Kuşa Benzedin.
• Karşı Kaldırımda Baklava Götürüyorlar, Bana Ne?
• Ye Kürküm Ye.
• O Sopayı Yeseydin Sen de Dört Ayaklı Olurdun.
*
Bir ayrıntı: Bizim Hoca'ya malolmuş Cuha fıkrası çoğunluktaysa da bizden Arap topraklarına gitmiş ve Cuha anlatısı olmuş fıkralar da vardır.
Bir başka ayrıntı da şudur: Hiçbir kavmin fıkra tiplemesi saf kan, yüzde yüz özgün değildir. Tümü, kültürlerarası iletişimle iç içe geçmişlerdir.
Bir düşünün, Temel fıkralarının kaçta kaçı özgün Karadeniz insanı üretimidir?
Hoca'yı da bu bağlamda değerlendirmekte yarar vardır.
'Bindiği Dalı Kesen Adam'dan İlk Kim Söz Eder?

Ünlü fıkralarından birinde Nasreddin Hoca bindiği dalı keser.
Oysa bu tema Hoca tarih sahnesine çıkmadan çok önceleri işlenmiştir.
Bu temadan ilk söz eden kişi Şirazlı Şeyh Sadi'dir.
Bölgenin aydını Sadi, adını anmadan Nasreddin Hoca'dan 'adamın biri' diye söz eder ve eserlerinde Hoca fıkrası diye bildiğimiz birkaç şakaya yer verir.
*
Biz şimdilik Şirazlı Şeyh Sadi'nin Bostan adlı eserinde yer alan ve Hoca fıkrasına altyapı hazırlayan 'Bindiği Dalı Kesen Adam' başlıklı kısa anlatısıyla ilgileniyoruz; aktaralım:
"Adamın biri ucuna bindiği bir dalı kesiyordu. Bahçe sahibi bunu gördü. Gülerek dedi ki:
'Eğer bu adam kötülük ediyorsa, bana değil, kendine ediyor.'" (Sadi, Bostan, s 58, MEB, 1985)
*Sadi hakkında bilgi verelim:
Sadi, gezip gördüğü ve duyduğu şeyleri yeniden kurgulayarak aktaran bir yazar. Yazdıkları için yarı belgesel demek yanlış olmaz. Yeni oluşturulmakta olan Hoca tiplemesinin anlaşılan o yıllarda ünü ülke çapında değilmiş; eğer duysaydı, Sadi öyküyü mutlaka Nasreddin Hoca adını anarak aktarırdı.
O bir İslam ahlakçısıdır. Eserlerini ders çıkarmalık kısa komik şiirsel öyküler şeklinde kaleme almıştır.
Belki 1184, belki de 1212 yılında Şiraz'da doğduğu söylenir. Dini eğitimine doğduğu kentte başlamış. Nizamiye Medresesi'nde ders görmüş. Yolculuğa düşkünmüş; 14 kez Hacca gittiği söylenir. Kent, kasaba, köy, hemen hepsini yaya dolaşmış, insanlarla sohbet ederek malzeme toplamış. Yazdıklarından, ömrünün son yıllarına doğru, 1240'ta Diyarbakır'a da uğradığını, burada tek oğullu, varlıklı ama cimri bir adamla sohbet ettiğini öğreniyoruz.
Metni sizlerle paylaşacağız. Çünkü aktarılan öykü, zaman içinde Nasreddin Hoca fıkrasına dönüşmüş durumdadır ve şöyledir:
"Diyarbakır'da bir ihtiyara misafir oldum. Büyük bir serveti, güzel yüzlü bir de oğlu vardı.
Bir gece anlattı:
'Ömrümde bundan başka evladım olmadı. Şu vadide ziyaret edilen bir ağaç vardır. Herkes hacet dilemek için oraya gider. Ben de nice geceler o ağacın dibinde Tanrı'ya yalvarıp yakardım. Nihayet bana bu oğlanı ihsan buyurdu.'
İşittim ki çocuk da arkadaşlarına yavaşça:
'Keşke şu ağacın nerede olduğunu bileydim de babamın ölmesi için dua edeydim!' diyordu." (Sadi, Gülistan, s 212, MEB, 1991)
*
İç içe açılan kurgusundan anlıyoruz, bindiği dalı kesen adam anlatısı aslında orta uzunlukta bir öykü. İnsanlar bu metni zaman içinde kısaltmışlar ve Nasreddin Hoca'ya mal etmişler. Artık ilk kimin kullandığının önemi yok, bindiği dalı kesen adam teması Hoca'nın malıdır.
Cuha Anadolu'ya Ne Zaman Geldi, Ne kadar Kaldı?
( جحا ) Cuha, 1100'lü yılların Arap şaka tiplemesidir. Ünü Kuzey Afrika'dan Mısır, Arabistan, Suriye ve İran topraklarına dek yayılmıştır. Araplar bugün bile Cuha'nın şakalarına bayılırlar. Nasıl ki günümüz Türkleri dünyaca ünlü bu Cuha'yı bilmezse, günümüz Arapları da Nasreddin Hoca'yı bilmezler. İşin gerçeği şu ki, Hoca tiplemesi, Cuha tiplemesinden yaklaşık 200 yıl sonra yaratılmıştır ve Nasreddin Hoca -belki birileri çok kızacak ama- Arap Cuha'nın manevi torunudur.
1-
Mesnevi'de Cuha
Anadolu'daki Cuha ile ilgili en eski kayıt, Mevlana'ın ünlü eseri Mesnevi'dedir.
Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin buradaki amacı, politik karşıtı Hace Nasreddin Ahi Evren Mahmut'u aşağılayarak halk gözünde itibarsızlaştırmaktır. Mevlana, Mesnevi 2. cilt sayfa 310 ve 5. cilt sayfa 879-880'da açıkça anarak 2 Cuha öyküsüne yer verir. Bunlardan ilki, Cuha'nın bir oğlan çocuğuyla ilişki kurma girişimini içerir. İkincisinde ise Cuha kadın giysileri içinde kadınlar meclisine girer. Her ikisinde de komik duruma düşer. Cuha, işte bu yolla Arap topraklarından Anadolu topraklarına girmiştir.
2- Binbir Gece Masallarında Cuha
![]() |
| Arap çizerlerden 3 Cuha tiplemesi. |
Eser ilk kez, Antoine Galland'ın çevirisiyle 1704'te Fransa'da yayımlanmıştır. 1830-41 yılları arasında Edward William Lane tarafından İngilizce'ye çevrilmiş, modern Arapça derlemesi ise 1835'te Kahire'de gerçekleştirilmiştir.
Binbir Gece Masalları'nın en eski Türkçe çevirisi 1429'da yapılmıştır. İkincisini ise1842'de Cezayirli Ahmet Nazif yapmıştır. Bu çeviriler esas alınarak üretilen pek çok Osmanlıca kitaba rastlamak olasıdır.
En son ve tam metin sayabileceğimiz çeviriyi 1993'te Alim Şerif Onaran yapmış, Afa Yayıncılık yayımlamıştır. Biz çalışmamızda, bu son baskıdan yararlandık.
*
Eserde, 15. cildinin 74. sayfasından 92. sayfasına dek, 18 sayfa, Cuha'nın 29 öyküsüne yer verilmiş. Bizim, Nasreddin Hoca fıkrası olarak bildiğimiz bu anlatıların bazılarını başlıklar şeklinde sıralayalım:
1- Şimdi Kuşa Benzedin, 2- Devenin Kanadı Olsaydı, 3- Bana mı, Eşeğe mi İnanacaksın, 4- Et Buysa Kedi Nerde?, 5- Kırpıp Yıldız Yaparlar, 6- Kazan Doğurdu, 7- Tavuğun Suyunun Suyu, 8- Bu Kadar Tavuğa Bir Horoz Gerek, 9- Doksan Dokuz Altın, 10- Aynaya Bakan Timur Ağlamış, 11- Timur Geğirmiş, Hoca Yellenmiş, 12- Hoca Yellenirse Cemaat .. vb.
3-
Hazine-i Letaif'te Cuha
Hazine-i Letaif, yani Şakalar Hazinesi adlı eseri Çaylak Mehmed Tevfik Bey, 1884 yılında dönem gereği Arap harfleriyle Türkçe yayımlamıştır. Kitap dünya fıkralarından derlemeler içerir ve bu haliyle türünün Osmanlı'daki ilk örneğidir. Eserde hem Nasreddin Hoca'dan, hem de Cuha'dan ayrı ayrı fıkra örnekleri vardır ve neredeyse her iki tiplemeye mal edilen şaka sayısı birbirine eşittir.
*
1250'lerden günümüze yaklaştıkça, Cuha'ya ait olduğu söylenen fıkraların Nasreddin Hoca üzerinden anlatılmaya başlandığı görülür ve 1800'lerin sonuna doğru Cuha yarı yarıya şaka kaybeder, buna karşılık Nasreddin Hoca da bedavadan aldığı Cuha fıkralarıyla repertuvarını yaklaşık iki katına çıkarır. Başka bir deyişle, Osmanlı döneminin sonuna doğru Cuha gözden düşer, Nasreddin Hoca'nın ise yıldızı parlar. Balkan Harbi ve 1. Dünya Savaşı'ndan itibaren Anadolu Türklerinde de ulusal uyanış başlar. Arapların emperyalistler yanında yer alması ise Arap-Türk dostluğunu pamuk ipliğine bağlı kılar. İşte bu süreçte artık Arap şaka tiplemesi olan Cuha anılmaz olur. Ona ait ne kadar öykü varsa tümü Nasreddin Hoca'ya aktarılır.
Cumhuriyet'in ilanıyla ise Cuha hafızalardan silinir.
*
Sonuç olarak, Cuha yaklaşık 1250 yılında Anadolu'ya gelmiş, yaklaşık 1900 yılında ülkesine dönmüştür.
Bu hesaba göre diyebiliriz ki Cuha Anadolu'da 650 yıla yakın bir süre yaşamıştır.
Nasreddin Hoca Nerelidir? 2

Hemen her Nasreddin Hoca yazarının "Hoca Sivrihisar'ın Hortu Köyü'nde doğmuştur" varsayımında ısrarlı olduğunu daha önce söylemiştik. Buna karşın, Anadolu'nun bazı kentlerindeki yerel araştırmacılar ise Hoca'nın kendi kentlerinde doğduğu yönünde fikir ileri sürerler. Kullandıkları veriler yeterince net olmasa da dayanakları genelde "Sivrihisar doğumludur" diyenlerinkinden daha güvenilmez değildir.
*
Bu günlerde konuyla ilgili özellikle iki araştırmacı öne çıkmaktadır. Bunlardan ilkinin adı Halit Erkiletlioğlu'dur ve Kayserilidir; ikincisi ise Veysel Semih Danişment'tir ve Sivaslıdır.
Bu iki değerli araştırmacının savlarını ve düşündüklerini arka arkaya verelim:
1-
Nasreddin Hoca Kayserilidir:
Halit Erkiletlioğlu Kayserili yerel tarihçi. Geniş Kayseri Tarihi adlı eseri, www.kayserim.net adresli sitede tam metin yayımlanıyor. Okuduğunuzda yazarın bilgisini ve özenini takdir ediyorsunuz. Kitabın "Selçuklu Dönemi Eserleri" başlıklı bölümünde Nasreddin Hoca'nın lahdinden (mezar taşı olmalı) ayrıntılı olarak söz ediliyor:
"Beyaz kalkerden, tezyinatlı bir lâhit olup, Selçuklu sülüsü ile yazılıdır. 1.08x24 m ebadında ve ayak ucu taşı kırılmış vaziyettedir."
Erkiletlioğlu'nun bu çalışması çeşitli gazetelerde de haber olmuş.
*
Öncelikle adı geçen lahdin görüntüsünü ve Erkiletlioğlu'nun okuyuşuyla üstünde yazanları verelim.
Kayseri'deki sözü edilen Nasreddin Hoca mezar taşı
|
Arap harfleriyle Türkçe olarak şöyle:
هذا كبر المرحوم المغفور السعيد الشهيد نصرالدين خواجا بو جو ... شهر صفر سنة احدى و عشر و ستهايه
Erkiletlioğlu güncel Türkçe'ye şöyle aktarmış:
Bu kabir; rahmetli, bağışlanmış, mübarek ve şehit Nasreddin Hoca (kırıktır)'nındır. 611 (1214) yılının Safer ayında ölmüştür.
*
Burada ilginç olan, lahit üzerindeki yazıyı herkesin farklı okuyor olmasıdır.
Lahdi aslında 1940'ta dönemin Adana Müzesi Müdürü Naci Kum bulmuş, çözümlemiş ve tanıtmış. O, ilk önce, metinde geçen adı Nasreddin (نصرالدين) olarak okumuş. Bölge tarihçisi İbrahim Hakkı Konyalı 1944'te Kayseri Müzesi'ni ziyaret edip taşı incelemiş ve oradaki adın Emüriddin (اميرالدين) olduğunu söylemiş. Hatta Müze Müdürü Kemaleddin Karamete bu okuyuşu onaylayıp müze tanıtım broşüründe değişiklik yapmış.
Halit Erkiletlioğlu ise Naci Kum'un okuyuşuna geri dönüp kitabedeki adın Nasreddin Hoca (نصرالدين خواجا) olduğunda ısrar ediyor.
Eski Türkçe biliriz, fakat kitabe okuma uzmanı değiliz, ama yine de okuyabildiğimiz kadarıyla sanki Erkiletlioğlu ısrarında haklı gibi, metinde anılan şahıs, Nasreddin Hoca (نصرالدين خواجا) olabilir.
Buna göre, bir Nasreddin Hoca da Kayseri'de yaşamış.
2-
Nasreddin Hoca Erzincanlıdır:
“Nasreddin Hoca aslen o dönemde Erzincan'a bağlı olan Şebinkarahisar’da doğmuştur. Ancak Selçuklular'ın, Moğollar'a yenilmesi ile Akşehir'e götürülmüş ve Akşehir'de Moğollar tarafından esir tutulmuştur. Daha sonra ise zamanla halkın sevdiği ve benimsediği biri haline gelmiş, orada kalmıştır..”
Bulgularını kitaplaştırdığını söyleyen Danişment'in hiçbir belgesini görmüş değiliz, söylediklerinin ne kadarının doğru olduğunu bilmiyoruz. Yine de bu savın gerçeklik olma olasılığının yüksek olduğu inancındayız.
Eğer öyleyse, bir başka Nasreddin Hoca da Erzincan'da yaşamış demektir.
*
Bizim asıl beklentimiz Erzurum, Elazığ ve Adana gibi diğer Nasreddin Hoca kentlerindendir.
Çünkü Daşaş, Gakkoş, Adanalı şeref adları Ahi örgütlenmesinden bugüne kalan mirastır.
Önümüzdeki on yıl içinde yerel tarihçilerin kentlerindeki Nasreddin Hoca izlerini bulup bizimle paylaşacaklarından eminiz.
3-
Milliyet / 19 Nisan 2013:
Nasreddin Hoca'nın Mezarı (Sivrihisar'da) Bulundu.
Oldukça bulanık ve yazılar neredeyse görünmez halde, yayınlanan aşağıdaki sanduka resminin üstündeki yazıları okumamızın olanağı yok. Savın doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Yine de Hoca ile ilgili önemli bir gelişme olduğu için haberi paylaşıyoruz. Haber şöyle:
"Prof. Dr. Erol Altınsapan, Nasreddin Hoca'nın mezarının belirlenmesiyle ilgili gelişmeleri şöyle anlattı:
'50 yıl önce belediyenin yaptığı çalışmalar sırasında eski bir mezarlıkta taş sanduka bulunulup ilçedeki Ulucamii Kütüphanesi'nde muhafaza altına alınmış. Yapılan incelemelerde taşın Nasreddin Hoca'nın oğlu Ömer'e ait olduğu değerlendirmesi yapılmış. Bölgede arkeolojik kazı çalışması yaptığımız için bu taşın da fotoğraflarını çekmiştim. Tesadüfen benimle aynı üniversitede görev yapan Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Mehmet Mahur Tulum bu fotoğrafı bende gördü. Fotoğrafa baktı ve ardından da uzun süre yaptığı araştırma ve incelemeler sonucunda taşın Nasreddin Hoca'ya ait olduğunu belirledi." Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Mahur Tulum da açıklamasında 'Taşta 'Burada yatan kişi Şemseddin oğlu Nasreddin Hoca'dır' yazısı olduğunu belirledik. Nasreddin Hocamızın doğduğu, büyüdüğü ve öldüğü yer olarak Sivrihisar'ı kaydetmek doğru olacaktır' dedi."
| Sivrihisar'da bulunduğu ve okunduğu iddia edilen Nasreddin Hoca'nın mezar taşı. |
Şems-i Tebrizi Öldürür müydü?
Şems, Nasreddin Hoca tiplemesinin doğuşundaki en önemli etkenlerden biri. Bu nedenle Hoca'yı tanımak için, diğerlerinde olduğu gibi onun da öz yaşam öyküsünü tam doğrusu neyse öyle öğrenmek zorundayız.
*
Uzun yıllar Şems ve çevresindeki dervişlerin; dünyadan elini çekmiş, etliye sütlüye karışmayan, günlerini ibadetle, din aşkıyla geçiren, hoşgörülü, ağzı dualı, nur yüzlü insanlar olduklarını sanırdım. Böyle düşünmemi edebiyat derslerinde öğretilenler sağlamıştı. Üniversite yıllarında Mevlevi kaynaklarını okudum ve büyük hayal kırıklıkları yaşadım; çünkü hiçbiri aktarıldığı gibi değildi.
*
Sizlerle, bir tür Mevlana Sireti sayılacak olan Ahmet Eflaki'nin kaleme aldığı Ariflerin Menkıbeleri adlı eserdeki Şems-i Tebrizi bilgilerini paylaşmak niyetindeyim. Eser, yazar Eflaki Dede'nin geç yaşlarında kaleme alınmış. İlginç olan, yazım süresince Mevlana torunu Ulu Arif Çelebi'nin yazara bir tür editörlük etmiş olmasıdır. Yani metinler yazıldıkça Ulu Arif Çelebi'ye getirilir, inceletilir, kuşkulu bölümler görgü tanıklarına danışılır, yanlışlar varsa düzeltilir, bir sonraki bölüme öyle geçilirdi.
Kaynağım, MEB'in 1986'da bastığı, değerli ilahiyatçı Tahsin Yazıcı'nın çevirisi.
Eserin 2. cildinin 4. bölümü, 85 sayfa olarak Şems-i Tebrizi'yi tanıtmaya ayrılmış.
*
Eflaki, eserinde onun karakterini şöye tanımlıyor:
"Kalbi uyanık bazı büyükler, Mevlana Şems-i Tebrizi'ye Seyfu'llah (Tanrı'nın kılıcı) derlerdi; çünkü o kimden incinse, ya öldürür veya onun ruhunda yaralar açardı." (c II, s 53)
Gerçekten Şems-i Tebrizi öldürür müydü?
Eflaki, öldürdüğüne dair üstü kapalı da olsa örnekler veriyor. İşte bazıları:
1-
Aksaray'da müezzin öldürüyor:
"Mevlana Şemseddin Hazretleri bir gün de Kayseri'den Aksaray'a geldi ve bir mescitte konakladı. Yatsı namazından sonra müezzin şiddetle: 'Mescitten git, başka yerde konakla' dedi. Mevlana Şems: 'Beni bırak şurada rahat edeyim' dedi. Müezzin, ..çok şiddet gösterdi. Şemseddin de ona: 'Dilin şişsin' dedi. Hemen müezzinin dili şişti. Şemseddin de mescitten çıkıp Konya'ya gitti. Mescitin imamı, geldi, müezzini can çekişir bir halde buldu.' (c II, s 44)
İnananlar için söyleyecek sözümüz yok. Fakat bir beddua ile bir insanın dilinin şişmesi ve can çekişerek ölmesi bizim için ciddiye alınacak bir gerçeklik değil. Gençliğinde Alamut'da özellikle suikast ve yakın savaş eğitimi görmüş bir 'dai'nin çelimsiz bir müezzini komaya sokması o dönemde sıkça rastlanabilecek olaylardandı. İsmaililik bunun üstüne kurulmuş bir örgütlenmeydi çünkü. Unutmayalım, Şems-i Tebrizi bir Alamut prensiydi. (Tezkire-i Devletşah, c 2, s 251)
2-
Sema dönen dervişi öldürüyor:
"Bir gün Mevlana Şemseddin, Irak-ı Acem'de sema ediyordu. Bir kalender de o mecliste dönüyor, hırkası daima Şems'e dokunuyor ve bundan hiç çekinmiyordu. Bir iki defa kendisine: 'Ey derviş biraz öteye git' diye söyledilerse de kalender: 'Meydan geniştir' diye cevap vererek hiç aldırmadı. Mevlana Şemseddin semai bırakıp gitti. Kalenderi de o anda yere düşüp öldü." (c II, s 50-51)
Yukarıdaki tespiti anımsayalım: 'O kimden incinirse öldürürdü'. Kalender'in kusuru, incitmiş olması.
3-
Kimya Hatun'u boynunu kırarak öldürüyor:
Şems Konya'ya geldiğinde 60 yaşındadır. Mevlana, evin 15 yaşındaki kölesi ve oğlu genç Alaeddin'in yavuklusu olan Kimya Hatun'u yaşlı Şems'le evlendirir. Kız mutlu değildir, sürekli evden kaçar, belki de yavuklusu ile buluşur. Mevlana bizzat arar, bulur, kolundan tutup sürükleyerek getirir, Şems'e teslim eder. Bu, sürekli yinelenir. Son kez getirildiğinde ise olanlar olur:
"Bir gün kadınlar, Şems'ten izin almaksızın Sultan Veled'in büyük annesi ile birlikte Kimya Hatun'u gezmek maksadıyla bağa götürdüler. Birdenbire Mevlana Şemseddin eve geldi, onu evde bulamadı. ..Mevlana Şems fena halde kızdı. Kimya Hatun eve gelince hemen boynu tutuldu. Kuru bir odun gibi hareketsiz kaldı. Üç gün feryat ve figan edip öteki dünyaya göçtü. Mevlana Şems de Kimya Hatun'un ölümünden yedi gün geçtikten sonra 644 Şabanında tekrar Şam'a gitti.' (c II, 60-61)
Görüldüğü gibi sinirlenen Şems, gencecik kadının boynunu kırıyor ve cinayet soruşturmasından kurtulmak için Şam'a kaçıyor.
Ne var ki o dönemde Selçuklu sarayında Moğol baskısından dolayı yönetim değişiklikleri oluyor. Belli bir süre sonra yönetim, Ahi Evren Hace Nasreddin gibi düşünenlerin denetimine geçiyor. Hace Nasreddin yeni yönetimin hem Saray Öğretmeni, hem de bir tür İçişleri Bakanı oluyor. Tam bu sırada olay unutulmuştur umuduyla Şems Konya'ya dönüyor. Oysa olasılıkla o yokken gıyabında yargılanıp cinayet suçundan ölüme mahkum edilmiştir. Döner dönmez, Mevlana'nın oğlu Alaeddin'in de içinde bulunduğu infaz timi harekete geçiyor, gece onu Mevlana'nın evinden çıkarıyor, kararı uyguluyor, cesedini bir kuyuya atıyorlar.
*
Şu bilinmelidir ki Şems'in cinayetleri bu üç olayla sınırlı değildir.
Kılı kıpırdamadan onca cinayet işleyen bu insanı yalnızca aşk adamı olarak sunanları anladığımı söyleyemem.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















